

Babasının kimliğini keşfetmeyi ümit eden genç bir kız olan Sophie Sheridan’ın öyküsü, ünlü pop grubu Abba’nın hit şarkıları eşliğinde anlatılıyor. Sophie Sheridan evlenme aşamasına gelmiş genç bir kızdır. Nikâhtan bir gün öncesinde annesi Donna’nın 20 yıl önce ziyaret ettiği Yunan adalarında yaşadığı geçmişinden üç erkek birden getirir.

Bir grup film öğrencisi, ormanlık bir alanda korku filmi çekerlerken gerçek zombilerle karşı karşıya kalırlar. Bu durum karşısında kameralarını kurgudan gerçekliğe döndüren öğrenciler aynı zamanda olayların kaydını tutarak tarihte yer almasını isterler. Zombileri tek tek kaydetmeye çalışan gençler için bu kayıtlar artık hayatlarından bile önemli hale gelir. Olayların kısa süre içerisinde medya tarafından duyulması sonucu, çektikleri film bir yandan da medyanın çarpıtarak yansıttığı haberlere de rakip olacaktır.

1940’lı yılların sonunda Martha Beck ile Raymond Fernandez Amerika’da adı çıkmış “ Yalnız Kalpler katilleriydi.” Onların öldürücü silahı aslında çok basitti. Gazeteye kişisel ilan veriyor. İlana cevap veren terkedilmiş dul kadınlara ilk olarak Ray, kendisini seksi Latin aşığı olarak tanıtıyordu. Böylelikle tuzağa düşen bu kadınları hem dolandırıyor hem de öldürüyorlardı.
Ray ile Martha’nın tanışması ise ikisinin de hayatlarında önemli bir dönüm noktasıydı. Ray ve Martha birbirlerini görür görmez, aşık olmuş. Bu ilişki ikisi için tutkulu bir aşka ve kolay kazanılan para dönüşmüştü. Martha ise, dul kadınlara Ray’ın kız kardeşi olarak tanıtılıyor.
Ray kadınları baştan çıkarırken, daha sonra ikili birlikte kadınları öldürülüyor ve birikimlerine el koyuyordu. Martha ve Ray, polis tarafından yakalandığında, 12 cinayet işlediklerini itiraf etti. Aslında gerçek rakam 20’ye yakındı. İki aşık, cinayetlerden dolayı 22 Agustos 1949’ta ölüm cezasına çaptırıldı.Temyize birkaç defa başvurmalarına rağmen, 8 Mart 1951’de Sing - Sing hapishanesinde yanyana elektrikli sandalyede ölüm cezaları infaz edildi.

Margot kız kardeşinin evlendiğini öğrenince düğününe gitmek üzere oğlu ile birlikte yola çıkar. İki kardeş bir süredir görüşmemektedir ve aralarında çözülmemiş problemler vardır. Margot ve Pauline düğün için haftasonu bir araya geldiklerinde bu sorunlar tekrar gündeme gelecek ve bilinmeyen aile sırları deşifre olacaktır.

Profesör Lawrence Wetherhold (Dennis Quaid), entelektüel çevrelerin en parlak isimlerinden birisidir, ama aşk ve aile gibi kişisel problemlerinin çözümü söz konusu olduğunda hiç başarılı değildir. Üniversite öğrencisi oğlu James (Ashton Holmes) ona güvenmediği için sırlarını açmaz. Ergenlik çağındaki kızı Vanessa (Ellen Page), okulunda tüm beklentilerin üzerinde başarı gösteren ama “herşeyden şikayet eden” yapıdaki babasının ayak izlerini takip eden, onun yolunda olan sivri dilli bir kızdır. Profesörün yıldızının bir türlü barışmadığı üvey kardeşi Chuck ise (Thomas Haden Church), hayatını özgürce yaşamayı adeta sanat haline getirmiştir.
Özlemini çektiği tutkuyu artık hiçbir şeyde, hatta uzmanı olduğu Victoria Dönemi Edebiyatı’nda bile bulamayan bir dul olan Profesör Lawrence, orta yaş krizinin eşiğinde dolanmaktadır. Ancak hiç hazzetmediği üvey kardeşinin aniden çıkıp gelişiyle, eski öğrencisi Janet ile (Sarah Jessica Parker) yıllar sonra tesadüfen yeniden karşılaşması aynı günlere denk gelince Wetherhold ailesinde kimi zaman eğlenceli, kimi zaman yürek burkucu olaylar zinciri birbirini izleyecek, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Zeina Dubai’de yaşamaktadır. Kocasıyla boşanmanın eşiğindeyken oğlu Karim’i, evdeki gerilim ve kavgalardan uzak tutmak adına güney Lübnan’da küçük bir köy olan Kherbet Selem’de yaşayan kız kardeşinin yanına yollar. Birkaç gün sonra, Lübnan’da savaş patlak verir. Büyük bir kaygı duyan Zeina, ambargo dolayısıyla Beyrut limanına ulaşamadığı için Türkiye üzerinden Lübnan’a geçiş yapar. Burada, ülkeyi terk etmeyi düşünen bir Hristiyan ve Zeina’yı güneye götürmeyi kabul eden tek taksi şoförü olan Tony ile tanışır. Paylaştıkları endişenin ağırlığına rağmen, Tony ve Zeina birbirlerine aşık olurlar; aşkları, etraflarında kol gezen ölüme verilmiş bir cevap gibidir.

Otistik küçük kızının hastanede yeterince iyi bakılmadığına inanan babası onu eve götürmeye karar vermiştir. Yapılan hiç bir tedavi artık cevap vermemekte ve durumu kötüye gitmektedir.
Taburcu olmayı bekleyemeyen baba, kızıyla hastaneden çıkmaya çalışırken aksilikler ve korkunç tuzaklar yakalarını bırakmaz. Asansör bozulur ve hastaneden bir kaç kişi ile birlikte kilitli kalırlar. Kapılar açıldığında ise hastanenin terk edildiğini görürler.
Her çıkışa ulaşmaları bir başka kabusa dönüşür.. Karanlıktan gelen yaratıkların korkunç saldırıları ile artık başbaşadırlar... Bu garip hastane onları yakalamaya çalışan bir Ölüm Kapanına dönüşür...

Arvilla’nın ölen kocası yakıldıktan sonra küllerinin gökyüzüne salıverilmesini vasiyet etmiştir. Ancak, Arvilla’nın üvey kızı babası için bir cenaze töreni düzenlemeye kararlıdır. Arvilla, en yakın arkadaşları Margene ve Carol’ı kocasının 66 model üstü açılan klâsik Bonneville’iyle alır ve kocasının küllerini teslim etmek için yolculuğa çıkarlar. Bu yolculuk hayatlarının macerası olacaktır.

Pencereleri kapattınız, kapıyı kilitlediniz… Gerçekten güvende misiniz? Hoyt ailesinin 1801 Clark Road’da bulunan yazlık evinde 11 Şubat 2005 tarihinde neler yaşandığı hala meçhul.
Şampanya. Gül yaprakları. Mum ışığı. Kristen McKay için o gece James’in ailesinin gözlerden uzak yazlık evinde bir kutlama gecesi olacaktı. Bir dostlarının düğününden eve dönen mutlu çiftin planları hiç de bekledikleri gibi gelişmedi. Sabahın dördünde kapı çalındı ve rahatsız edici bir ses sordu: Tamara orada mı?
Maskeli yabancılar tarafından kuşatılan ve kaçabilecekleri çıkışlar dehşet veren terör alanlarına dönüşen bir çiftin gerilim dolu hikayesi. Bu yüzleşme Kristen ve James’i kurtulabilmek için yapabileceklerinden çok daha fazlasını yapmaya zorlar.

Yeni evli bir çift olan Ben ve Jane, gelecek vaat eden bir iş için Japonya’ya taşınırlar; hayalleri Tokyo’da moda çekimleri yapmaktır. Mt. Fuji dağı yakınlarında arabayla ormanın içinden geçen karanlık bir yolda ilerlerken trajik bir araba kazası sonucunda genç bir kıza çarpıp ölümüne sebep olurlar. Bilinçleri yerine geldiğinde kızın cesedini bulamazlar. Kafaları karışık bir halde yeni hayatlarını yaşamak üzere Tokyo’ya varırlar. Bu sırada Ben, çektiği moda fotoğraflarında esrarengiz bazı beyaz lekeler görmeye başlar(*). Jane bu lekelerin yolda çarptıkları kızın ruhuna ait olduğunu ve kızın intikam peşinde olduğunu düşünmektedir. Tüm bunların bağlantılı olabileceği düşüncesiyle korkan çift, gizemli şeylerin oldukları gibi kalmalarının daha iyi olduğunu fark edeceklerdir.

Erkek arkadaşının tutuklanmasıyla evinden kovulan Joleen Reedy’nin (Charlize Theron) 11 yaşındaki kızı Tara (Anna Sophia Robb) ile birlikte kalacak bir yere ihtiyacı vardır. Joleen, mütevazi kira evinde onları ağırlamaktan rahatsız olmayacak fazlasıyla güvendiği erkek kardeşi James’den yardım ister.
Taşındıktan hemen sonra Joleen başka bir adamla gider. Tek başına bir çocuğun bakımını üstlenmek için son derece hazırlıksız olan James, perişan haldeki yeğenini mutlu etmeye çalışır. Ancak bir süre sonra, olaylar kontrolden çıkar: James işini kaybeder ve Tara’nın da çocuk esirgeme kurumuna gitmesi gerekmektedir.
Tam da bu sırada James geleceğini etkileyen bir karar verir. Geçmişiyle yüzleşmek üzere, Tara’yı da alıp çocukluğunun geçtiği Utah’a, ailesinin olduğu çiftliğe gider. James’in çiftiğe dönüşü babası (Dennis Hopper) ile arasındaki eski yaraları deşer.
James beklenmedik bir şekilde karşısına çıkan bu durumda, Tara’nın bugüne kadar hiç sahip olmadığı baba rolünü üstlenir ve bu onun hayatının asıl amacı haline gelir.

Yüzbaşı Willard (Martin Sheen), Vietnam’da Amerikan ordusuna başkaldıran ve vahşi yöntemlerle bir orman kabilesini yöneten Albay Walter Kurtz’ü (Marlon Brando) bulup öldürmekle görevlendirilir. Kurtz’ün izinde, insan yüreğinin karanlığıyla savaşın gerçekliği arasında kalan Yüzbaşı Willard, çok geçmeden sonsuz bir kabusun içine sürüklenecektir.

Star Wars, Lucasfilm Animation’ın gelmiş geçmiş ilk animasyon filmi “STAR WARS: THE CLONE WARS”la baş döndürücü yeni bir görünüm kazanıyor.
Galaksi, kötü niyetli Bölücüler ve onların robot orduları ile Cumhuriyet ve cumhuriyetin Jedi koruyucuları arasındaki dev boyutlu iç savaş Klon Savaşları’ndan ötürü yorgun düşmüştür. Gitgide kızışan çatışmalarda avantaj elde etmek için, Jedi Savaşçı Anakin Skywalker ve onun Padawan öğrencisi Ahsoka Tano çok önemli sonuçlar doğuracak bir göreve gönderirler ve bu sırada ünlü suç lordu Hutt Jabba’yla karşı karşıya kalırlar.
Anakin ve Ahsoka’nın peşinde, onları Tatooine’de bekleyen tehlikelere ek olarak, Kont Dooku ve sinsi ajanları vardır. Aralarında gizemli Asajj Ventress’in de bulunduğu bu ajanlar Jedi’nin yenildiğini görene kadar dur durak bilmeyeceklerdir.
Bu arada, ön cephelerde, Obi-Wan Kenobi ve Master Yoda karanlık güçlere direnmeleri için klon savaşçılara kahramanca önderlik etmektedirler...

Kedi Catcher ve diğer sivil kedilerin tamamı 1986 yapımı ilk filmin sonunda robot köpek tarafından pasifize edilmiştir... Bunun sonucu olarak tüm kedi ve fareler uzun bir zaman birlikte barış içinde yaşamayı başardılar. Peki ya bundan sonra ne oldu? Pafrika Ormanlarında bir grup etkisiz hale getirilememiş kedi yaşamaya devam etmektedir... Olan bitenlerden haberdar olmayan kediler Stanley adında gazeteci bir fare tarafından yapılan araştırmalar sırasında ortaya çıkarılırlar... Stanley ormanda yaşayan avcı kediler tarafından yakalanır... Orman kedileri başlarında şef Moloch tarafından yönetilen bir ordu ile dünyayı eski düzenine kavuşturmaya karar verirler... Başarılı olup olamayacaklarını ancak Catcher-Cat City 2’yi izleyince öğreneceksiniz...

Eski polis Ben Carson, bir süpermarkette gece bekçiliği yapmaya başlar. Bir zamanlar yangın geçirmiş mağazada devriye gezen Ben, duvarlardaki aynalarda bir gariplik sezer. Aynalar üzerinde korkunç görüntüler oluşmaktadır. Aniden ortalıktan kaybolan bir görevlinin izlerini sürmeye başlayan Carson, şeytani bir gücün ailesini tehdit etmek üzere aynaları bir yol olarak kullandığını fark eder.

Çin’in dört büyük klasik romanından biri olan “Romance of the Three Kingdoms”dan uyarlanan ve iç savaş yüzünden ülke karşıt güçlerce parçalanıp sonunda üç rakip krallık arasında bölüştürülen Çin tarihinin en karanlık dönemi M.S. 190 – 280 yılları arasında geçen “Three Kingdoms – Resurruction of the Dragon”, ülkesinin birliği ve barış için savaşan ve yiğitliği ve savaştaki üstün yeteneğiyle yükselip tüm Çin’de tanınan bir kahraman olan sıradan bir adam ZHAO ZILONG’un hikayesini anlatıyor.
Zhao’nun dövüşerek birçok savaş kazanmasına ve kahramanlığının bir efsaneye dönüşmesine rağmen, yıllarca süren mücadeleye rağmen, savaş hâlâ tüm şiddetiyle devam etmektedir. Cesur savaşçı ilerlemiş yaşında, içteki ve dıştaki düşmanlarıyla savaşacağı, en son ve en zorlu savaşını kazanmak için birliklerini yönetme mücadelesi vermektedir.

Paris’in en seçkin dolandırıcılarından Cash(Jean Dujardin), yüksek kazançlı kalpazanlık işleri yapmaktadır. Ancak bu iş onun için sadece bir aperatiftir. Cash’in büyük hayali Fransız Riviera’sında (ılıman Akdeniz iklimli Güney Fransa’da) çapı çok büyük bir elmas soygunu gerçekleştirmektir.
Ancak operasyonunun üzerine dolandırıcılığı bir sanat haline getirmesiyle tanınan efsanevi düzenbaz Maxime’in(Jean Reno) gölgesi düşer.
Birbirinden güzel ve tehlikeli kadınlar(Julia rolünde Valeria Golino ile Garance rolünde Alice Taglioni) paylarını isterler.
İttifaklar yapılır ve bozulur.
Oyunun adı vefasızlık, döneklik, sahtekarlık ve ihanettir.
Kesin olan tek bir şey vardır. Hesaplar görülecek, bir arkadaşın ve kardeşin ölümünün intikamı alınacaktır.
Sonuçta birisi kaybedecektir. Peki, kaybeden kim olacaktır?

Boroka Arva, henüz 18 yaşına girmiştir. En büyük hayali yaş gününü beş yıldızlı bir otelde kutlamaktır. Erkek arkadaşı Janos, otelde yaşlı ve zengin erkeklerin Boroka’ya nasıl baktıklarını farkedince kendisine olan sevgisini kullanarak bir pezevenke satar. O artık küçük bir hayat kadınıdır. Boroka aşk ve emek arasındaki hayati tercihini kimden yana kullanacaktır?

Karadeniz’de özellikle Trabzon’da birçok gencin gerçekleştirdiği sosyal faaliyet hiç şüphesiz futbol... Futbolla adeta özdeşleşmiş Trabzon’da birçok efsane futbolcunun doğmasına neden olan mahalle maçlarının anlatıldığı “5’te haftayım 10’da biter” adlı belgesel çekildi. Trabzonspor’un üst üste şampiyonluklar kazandığı ve en büyük unvanını kazandığı yıllarda takımda yer alan futbolcuların büyük bir bölümü sokaklardan çıkma... Trabzonspor’da efsane olan isimler bu belgeselde konuşuyor.

Maxwell Smart (Steve Carell) KAOS adıyla bilinen suç örgütünün dünyayı ele geçirme planlarını çökertmekle görevlidir. ABD casus teşkilatı Control’un kumanda merkezi saldırıya uğrayıp, ajanların kimlikleri ifşa olunca, Teşkilat Amiri’nin (Alan Arkin) her daim istekli analizcisi Maxwell Smart’ı terfi ettirmekten başka şansı kalmaz. Her zaman sahada ajanların süperstarı, korkusuz Ajan 23’le (Dwayne “Rock” Johnson) çalışmanın hayallerini kuran Smart, ne yazık ki kimliği ifşa olmayan tek ajanla, deneyimli, sevimli ama bir o kadar da öldürücü Ajan 99’la (Anne Hathaway) çalışmak durumundadır. Smart ve 99 birlikte KAOS’un büyük planını ve birbirlerini keşfetmeye çok yaklaşmışken, KAOS’un kilit isimlerinden Siegfried (Terence Stamp) ile yardımcısı Shtarker’in (Kenneth Davitian) terör estirirken ceplerini doldurmak peşinde olduklarını keşfederler. Çok az saha deneyimi ve daha da az vakti olan Smart’ın, eğer günü kurtaracaksa, elindeki birkaç yüksek teknolojili casus aygıtı ve dizginlenemez coşkusuyla KAOS’u yok etmesi gerekmektedir.

1914 yılı Haziran ayı...
O günler, ülkemizin büyük toprak kayıpları ve milyonlarca insanımızın da büyük perişanlıklar yaşamasına neden olan Balkan Harbi’nden henüz kurtulduğumuz günlerdir, yaralarımızı sarıp ülkemizi feraha çıkartmaya çalıştığımız barış günleridir.
İşte o günlerde henüz hayatının baharındaki Münire (Özge Özberk), lise müdürü olan babası Cemal öğretmen (Emin Olcay), kendisinden sadece birkaç yaş küçük olan iki erkek kardeşi Mehmet ve Mustafa’dan oluşan ailesiyle Van’da mesut ve mütevazı bir hayat yaşamaktadır ve nişanlısı Süleyman Teğmen (Cansel Elçin) ile çok yakında evlenecektir.
Fakat bu mutlu günler çok sürmez, Ağustos 1914’te Avrupa’da 1’nci Dünya Harbi’nin başlamasıyla birlikte ülkemizde de seferberlik ilan edilir. Varını yoğunu ordusu emrine veren halk, çocuklarını da askere gönderir, Süleyman Teğmen de cepheye gider.
Kasım 1914’te Rusların taaruzu ile harp ülkemize de sıçrar, Sarıkamış Harbi’nin başlamasıyla birlikte çatışmalar daha da yoğunlaşır. Sınır bölgesinde harp etmekte olan ve Süleyman Teğmen’in de yer aldığı Jandarma Tümeni’nden o günlerde Van’a gelen acil bir telgraf, süratle cephane yetiştirilmediği takdirde harbin ve Van şehrinin tehlikeye gireceğini bildirmektedir.
Ancak o günlerde Van karlar altındadır, hele şehrin dışında kar yüksekliği iki metreyi bulmakta, hayvanlar karlı dağları yürüyememekte, kağnı vs arabalar ise hiç işlememektedir. Yapılacak tek şey, cephaneyi 100 kadar yayanın sırtında nakletmektir. Ancak, şehirde resmî görevliler dışında, ihtiyarlarla kadınlardan başka çokaz sayıda “eli tüfek tutan erkek” kalmıştır; onlar da “TAŞNAK ÇETELERİ”ne karşı şehri ve ailelerini korumak için şehirde kalmak zorundadırlar... Akla gelen her çareye başvurulur, neticede, eğer kabul ederlerse bu yükü öğrenci çocuklarla göndermekten başka yapacak bir şey olmadığına karar verilir


Reklâm metni yazarlığı yapan Octave dünyanın en büyük reklâm ajansında çalışmaktadır. İki olay Octave’ın hayatını altüst edecektir: Ajansın en güzel kızı olan Sophie ile yaşadığı aşk ve reklâm filmi satmak için gittiği Madone şirketindeki bir toplantı. Yetenekli Octave, aklını oynatır ve bu büyük reklâm kampanyasını sabote ederek kendisini yaratmış olan sisteme isyan etmeye karar verir.

Quim, kırsal bölgede arabasını sürmektedir. Ormanlık alana geldiğinde kaybolur ve birden üzerine ateş açılır. Mermilerden açmaya çalışırken, kendi gibi kaybolduğu belli olan güzel Bea ile tanışır. Beraber ormana doğru kaçmaya başlarlar. Soğuğun ortasında başlayan bu kaçış heyecanlı saatleri beraberinde getirir.

Yıllarca inzivada son çözdüğü vahşi cinayetin izlerinden kurtulmaya çalışan dedektif Stan Aubrey her çözdüğü olaydan kendine kalan korkular ve psikolojik sorunlarla baş etmeye çalışmaktadır. Yeni bir cinayet ve garip olaylar ortaya çıktığında üstleri bu olayları yalnız Stan’in çözebileceğini düşünür. Ve tekrar işinin başına dönmesini isterler. İp uçları bir araya geldiğinde Stan bundan 5 yıl önce çözdüğü ve failini yakaladığına inandığı bir seri cinayetin devamı olduğunu anlar. O yıllarda ortağı Carl Unger yanlış adamın hapse atıldığını ileri sürmüş fakat Stan buna inanmamıştır.
Analizleri sırasında cinayetlerin estetik olamayan görüntüleri arasında Rönesans devri ressamlarının kullandığı bir tekniğin kullanıldığını fark eder. Yeni cinayetler bundan yıllarca önce tutuklanan seri katil “Eddie Amca” nın bıraktığı yerden devam etmekte ve katil cinayet mahallerini farklı açıdan bakıldığında farklı görüntüler oluşturan anamorfik mekanlar haline getirmektedir. Seri katil tıpkı ressamlar gibi cinayet yerleriyle Stan’a mesajlar bırakmaktadır. Dedektif gittikçe bu cinayetlerin bir parçası olur.

Büyükbabası gibi bir maceraperest ve kahraman olmak isteyen sinek Nat, isteksiz 2 arkadaşını ikna ederek Apollo 11 ile Ay’a gitmeye karar verir. Astronotların uzay başlıklarının içinde unutulmayacak bir yolculuğa çıkan sinekler ailelerini telaşa düşürdüklerinden habersizdir.
Bir TV kanalında astronotların arkasından dünyaya el sallayan sinekler hem ailelerini telaşlandırır hem de Rusya’da televizyon seyreden sinekleri kıskançlıktan delirtirler.
Rus sinekler, Amerikan kahramanlarımızın tamamlamaya çalıştıkları görevi sabote etmek için hemen Yegor adında sinsi bir ajanla anlaşırlar.
Nat’in büyükbabası, 50 sene önce Paris’te aşk yaşadığı güzel Rus sineği Nadia ile mucizevi bir şekilde bir araya gelir ve Nadia, Rus sineklerin alçakça planından Büyükbaba’yı haberdar eder. Torununu kurtarmak isteyen Büyükbaba, gençliğindeki enerjisini tekrar içinde hissederek harekete geçer.
Bu sırada, uzaygemisinde felakete yol açabilecek bir kısa devre sorunu, Nat ve arkadaşı I.Q.’nun çabalarıyla çözülür. Daha önce sineklerin varlığından ve başardıklarından habersiz olan astronotlar, onları tebrik etmek yerine, sinekleri bir deney tüpünün içine sprey sıkarak hapsederler. Heyecanlı bir olay silsilesi sonrası tüpü kırıp NASA görevlisi Armstrong’un başlığına gizlice giren Nat, o tarihi adımları inceleme zevkine ulaşır. I.Q. ve Scooter ise Aldrin’in başlığının içinde bu tarihi olaya tanıklık eder.
Dünya, görevin tamamlanmasını sağlayan 3 küçük sinekten habersizdir ama sinek arkadaşlarımız evlerine kahraman olarak dönmüştür ve herkesi içine alan ortak bir söylemde buluşurlar: “Her zaman macera! Hayalperestler rüzgarda savrulur mu? Asla!!”

Yüksek güvenlikli uzay gemisi hapishanesi ve psikiyatrik araştırma merkezi Dante 01’e yeni bir tutuklu gelir. Dünya dışı varlıklarla yaşanan bir çatışmadan sağ kurtulan tek kişi olan Saint George, kendi içindeki canavarı kontrol altına almak için savaş vermektedir. Bu canavarın gücü, dehşet verici bir labirenti andıran uzay gemisinin tüm sakinlerini etkileyecek, gardiyan ve tutukluların şiddet dolu isyanlarına sebep olacaktır. Her biri artık kendi canavarıyla yüzleşmelidir.

New York’ta oturan, şehirdeki şık bir otelde calışmakta olan otuzlarındaki Nora Wilder (Parker Posey) aşk ve ilişkilere kuşkulu bir gözde bakmakta. Arkadaşı Audrey’nin “mükemmel evliliği”gibi düzgün bir ilişki için ne yapması gerektiğini düşünür durur. Annesinin ona her fırsatta yalnız olduğunu hatırlatması Nora’nın işini pek kolaylaştırmaz. Felaketle sonuçlanan rastgele bazı buluşmalar sonrasında Julien adında, hayata aşık, aklı bir karış havada bir Fransız ile tanışır. Bu denemenin de diğerleri gibi sonlanmaması için eski hatalarını tekrarlamamaya niyetli olan Nora, kendini Paris’te, eski alışkanlıklarından kopmaya calışırken buluverir. Kaçınılmaz olarak hayatına yeni bir düzen vermeden önce, ve en önemlisi aşkı bulmak için, Nora önce kendini bir değerlendirmeden geçirmelidir.

Etrafta kimseler yokken Cecebre ormanında çeşitli hayvanların, hatta ağaçların konuşmaları yankılanır. Ormanda bir gün bir bilim adamı tezi için köstebek Linda’yı yakalayınca işler değişir. Tüm orman Linda’yı kurtarmak için seferber olur.

Filmde ajanlarımız buzlar altında kalmış bir cesedin ve seri şekilde kaybolan bir grup insanın peşindedirler. Hem de bu sefer psişik güçleri olan bir medyumun yardımıyla... Fox Mulder (Duchovny) ile Dana Scully (Anderson) arasındaki komplike ilişkiyi beklenmedik bir yöne taşıyan film, diziden ayrı olarak başlı başına ilerleyen bir hikayeyi takip ediyor. Mulder gerçeği bulma yolundaki sarsılmaz ısrarına devam ederken, tutkulu ve zeki doktor Scully Mulder’ın takip oyununda bir kez daha onun yanında yer almadan edemiyor.

Mary’nın (Meg Ryan) en yakın arkadaşı stil uzmanı Sylvie Fowler (Annette Benning), kusursuz şıklığı ve hızlı işleyen zekası ile mutlu bir bekar ve saygıdeğer kadın magazini CACHET’in baş editörü. Mary ve Sylvie’nin bu sıkı dostluklarına, eksantrik bir anne ve buna ek olarak sürekli çocuk sahibi olmak isteyen Edie Cohen (Debra Messing) dahil oluyor. Ve son olarakta gruba, insanlara duymak istedikleri son şeyleri rahatlıkla söyleyebilen, büyüleyici kadın avcısı ve mizah deneme yazarı Alex Fisher (Jada Pinkett Smith) katılır.
Ama bu uzun süreli dostluk, çalkantılı bir döneme girer. Her şey Sylvie’nin Saks Fifth Avenue’deki güzellik salonunda manikürcü Tanya (Debi Mazar) ile konuşmasıyla başlar. Dedikoducu Tanya, Crystall Allen (Eva Mendes) isimli zengin avcısı, tezgahtar “fıs fıs kız”ın , evli iş adamı Stephen Haines ile birlikte olduğunu söyler. Sylvie kendini bir çıkmazın içinde bulur: Acaba en yakın arkadaşı Mary’e kocasının onu aldattığını söylemeli mi? Bu arada babasının yanındaki işinden kovulan Mary de güzellik salonuna manikür yaptırmaya gider. Dedikoducu Tanya’ya…
Tüm dünyası altüst olan Mary bir karar vermek zorunda kalır. Annesi ve kızıyla birlikte tatile çıkar.
Bu esnada Sylvie de bir tercih yapmak zorunda kalır... Uzun uğraşlar sonunda elde ettiği rüya gibi işi tehlikededir. Kariyerini korumak için dedikodu yazarı Bailey Smith’e zengin bir iş adamıyla evli olan ve bir “fıs fıs kıza” tercih edilen yakın arkadaşı Mary’nın özel hayatını anlatır.
Mary, Sylvie’nin bu ihanetini affetmez ve arkadaşlıkları biter. Mary düşünmek için kadın sağlık kampına gider ve burada Kontes Miller (Bette Midler) ile tanışır ve yeni yaşamının ilk adımlarını atar. Mary Haines artık ne istediğini bilen biridir…

Bud Johnson (Kevin Costner) hayatının elinden kayıp gittiğini düşünen bira tutkunu, soğuk, duygusuz ve kaygısız bir adamdır. Hayatındaki tek değerli varlığı, evi başarıyla çekip çeviren 12 yaşındaki çok bilmiş kızı Molly’dir (Madeline Carroll).
Ülkedeki Başkanlık seçimlerinin yapılacağı gün baba-kızın hayatı bir anda değişir. Seçimlerdeki zincirleme gelişmelerin sonucunda tüm seçimin kaderi tek bir kişinin oyuna kalmıştır: Politikaya ve dünyadaki gelişmelere zerre kadar ilgi duymayan Bud Johnson’ın oyuna…

Arabası ile birine çarpıp kaçan genç bir kadın (Suvari), kendi kaderinin çarptığı adamın kaderine bağlı olduğunu fark ettiğinde işler hiç umulmadık bir boyut alır.

Tatil Kitabı, Silifkeli bir ailenin bir yaz boyunca başından geçenleri, daha çok ailenin küçük oğlu Ali’nin bakış açısını ön plana çıkararak anlatıyor. Filmin olay örgüsü, Ali’nin sert mizaçlı babası Mustafa ile ailenin diğer üyeleri arasındaki gerilimler üzerine kurulu. İstanbul’da askeri lisede okuyan büyük oğlu Veysel’in askeri okulu yarıda bırakarak üniversite sınavına girme isteğine şiddetle karşı çıkan Mustafa, çekingen ve içine kapalı bir çocuk olan Ali’yi de yaz tatilinde çalışıp kendisi gibi ticaret öğrenmeye zorlar. Kendisini aldattığından şüphelenen eşi Güler ve geçmişte şehirde şansını denemiş, ama tutunamayıp Silifke’ye dönerek baba mesleğini sürdürmek zorunda kalmış kardeşi Hasan’la Mustafa arasında da sürekli bir gerilim vardır. Tüm bu gerginlikler, limon tüccarı olan Mustafa’nın, iş için gittiği Ürgüp’ten dönüşte beyin kanaması geçirip komaya girmesiyle geri plana itilir. Başta, aileyi bir arada tutmak için Mustafa’nın yerini almak zorunda kalan Hasan olmak üzere, filmdeki karakterler belirgin bir şekilde değişir.

Genç bir kadın olan Camille, Philibert ve Franck adlı iki komşusuyla dost olur, rahat ve huzur bulmak için onların evine yerleşir. Birbirlerine zıt olan bu üç karakter, uyum içinde hayatın tadını yakalarlar. Tartışmaların ve barışmaların ötesinde, “bir arada” olmanın keyfi onları daha güçlü kılar. Derken, inatçı ve dünya tatlısı olan Franck’ın anneannesini de aralarına alırlar.

Leo vejeteryan bir aslandır. Arkadaşları tarafından sadece bu farklı özelliği yüzünden dışlanmış ve afaroz edilmiştir... Ancak, birgün olaylar, fil sürüsünün güzeller güzeli kraliçesi Avoria ile yollarını birleştirir… Fante Ele adında esrarengiz bir şekilde öldürülen filin güzel dul karısı Avoria, farklı kuyrukları olan iki yavru doğurur…Avoria, sadece fil sürüsünün kralı olmak için Avoria ile evlenmek isteyen ihtişamlı ve otoriter beyaz fil Zanco tarafından yargılanacaktır… Leo güzeller güzeli Avoria’yı kurtarabilecek midir?

Dünya gezegenini terk eden insanlar tarafından unutulduktan sonra, uzun yıllar boyunca yapayalnız yaşayan ve bu süre içinde programlandığı işle (çöp tasnifiyle) uğraşan robot WALL-E, günün birinde EVE adlı çok güzel bir arama robotuyla karşılaşır ve hayatı aniden yepyeni bir anlam kazanır.
WALL-E’nin elinde gezegenin geleceğinin anahtarının olduğunu keşfeden EVE, artık başka bir gezegende yaşayan ve dünyaya güvenlik içinde geri dönüş haberini heyecanla beklemekte olan insanlara bu bilgiyi rapor etmek için müthiş bir uzay yolculuğuna çıkar. Ancak WALL-E’ de boş durmamış, çok beğendiği EVE’in peşine takılarak onunla birlikte galaksiye açılmıştır. Beyazperdedeki gelmiş geçmiş en heyecan verici ve en yaratıcı komedi macerası böylece başlar.
Geleceğin daha önce hiç hayal edilmemiş vizyonlarını içeren bu filmde WALL-E’ye, aralarında bir hamamböceği ile bozuk robotlardan oluşan kahraman ruhlu bir topluluğun da yer aldığı birbirinden ilginç karakterler eşlik eder.

Toorop, pek çok savaşta yer almış ve 21. yüzyılın başından beri dünyayı yerle bir eden savaşlardan sağ olarak kurtulmuştur.
Doğu Avrupa’yı kontrol eden mafya, bu ücretli askere çok tehlikeli bir görev verir: Aurora isimli gizemli bir kadını Rusya’dan alıp New York’a götürme ve güçlü bir tarikata teslim etme görevi…

Bir çift emektar New York Şehri Polisi dedektifleri yasadışı olarak huzuru sağlamaya çalışan bir seri katilin izini sürmektedir. New York Polis Departmanının baskıcı ortamı altında 30 yıllık ortaklıktan sonra , yüksek derecede donanımlı olan Dedektifler David Fisk ve Thomas Cowan emekliliğe hazır olmalılardı ama değiller. Rozetlerini ortadan kaldırmadan önce, kadın ticareti yaparak kötü ün yapmış birinin cinayetini araştırmak üzere çağırılırlar. Orijinal cinayet gibi kurban ; cinayeti açıklayan dört satırlık şiire sarılı bulunmuş şüpheli bir suçludur. Diğer suçlar meydana gelince; dedektiflerin, hukuki sistemin açıklarından yararlanan suçluları hedef almış bir seri katille karşı karşıya oldukları ortaya çıkar. Amacı polisin kendi başına yapamadıklarını yapmak ve huzuru sağlamak için suçluları sokaklardan temizlemektir. Son günlerdeki cinayetlerle ve daha öncekilerin arasındaki benzerlikler rahatsız bir soruyu sorar: Acaba yanlış adamı mı demir parmaklıkların arkasına atmışlardır?

Michelle Monaghan filmde, teröristler tarafından kapana kıstırılıp, suikast düzenlemeye hazırlanan bir terör hücresine katılmaya zorlanınca Shia LaBeouf’un oynadığı karakter ile isteksizce ittifak yapmak zorunda kalan bir bekâr anneyi canlandırıyor.

Mike (Josh Randall) ve kız arkadaşı Sheryl ( Bianna Brown) birlikte tatile çıkarlar.. Kamp çadırlarını Batı Virginia’nın dağlarında sivrisinekleri ile ünlü bir bölgede kurarlar. Burada bulacakları tek şey ise korkunç bir kabustur...
Sheryl ortadan kaybolur Mike ise onu aramak için yola koyulur. Park görevlilerinden yardım ister fakat bu hiç bir işe yaramaz. Mike sonunda kız arkadaşını ormanda kendi başına aramaya karar verir.. Karşısına çıkan küçük bir klubede korkunç görünüşlü bir kadınla karşılaşır. Kadın ona yardım edebileceğini söyler fakat Mike’ın boş bir anından faydalanıp başına vurarak bayıltır. Mike gözünü açtığında Sheryl’ın bir masada kurban edilircesine ellerinden bağlı bir şekilde yattığını görür... Şeytani bir planın ortasındadırlar...

“Dinle Neyden”, 1798 Osmanlı-Fransız savaşının yaklaştığı günlerde, İstanbul’da barış arayan bir avuç insanın çabalarıyla, iki genç Saray mensubu arasında yaşanan duygusal ilişkinin tanığı olan genç bir Mevlevi Dervişinin mistik dünyasını anlatıyor.
Mevlevihane defterlerini tutmakla görevli Derviş, aynı zamanda eski bir Osmanlı Paşası olan Nuri Dede efendinin hizmetindedir. Dede efendi ve onun eski dostu olan bazı Fransız diplomatlar yaklaşan harbi önlemeye çalışmaktadır. Gayriresmi olarak sürdürülen bu çalışma, Sultan III.Selim’in kızkardeşi Beyhan Sultan’a ait Sahilsaray’da gerçekleştirilmektedir.
Rahatsızlanan Dede efendiye, diplomatik müzakereler sırasında eşlik eden Saray Tabibi Halil ile Beyhan Sultan’ın yardımcısı Gülnihal Kalfa arasında bir yakınlık yaşanmaktadır.
Dede efendiyle birlikte Sahilsaray’a gelen genç Dervişin defteri, tamamına tanık olduğu bu hikaye ile Hz.Mevlana’nın öğretisinden yansıyan satırların bir araya geldiği sayfalarla doludur...

Küçük bir kasabada yaşayıp, emeğiyle varolmaya çalışan üç kişinin arasında geçen tutkulu ve karmaşa içeren acımasız bir aşk hikâyesi. Aydanur (Nurgül Yeşilçay) hayatın ona sunduklarıyla da pek yetinmiyor, ‘yırtmak’ istiyor. Mahmut ise (Murat Han) Aydanur ile karısı Songül (Tülin Özen) arasında kalıyor. Ama belli ki Aydanur ağır basıyor yüreğinde. İkisinin yolu böylece bir pavyonda kesişiyor. “Başımıza gelenler yaptığımız seçimlerden mi, yoksa kaderimiz yüzünden mi?”
Üçlü bir aşk üzerinden bir vicdanî hesaplaşmayı anlatıyor “Vicdan”…

Filmde aksiyon filmlerinde oynayan aktörlere eğitim verilen dış dünyadan yalıtılmış Dale Dyle eğitim kampında iki hafta kaldıktan sonra yeniden topluma dönen oyuncuların topluma dönüşlerinden sonra karşılaştıkları zorluklar ve bocalamaları komedi kalıpları içerisinde anlatılıyor. Savaş filminde oynamaya başlayan aktörlerimiz, gerçek savaşı andıran koşullar altında kalınca eğitim kampında öğrendiklerine başvurmak zorunda kalıyor ve ortaya ‘film içinde film’ mantığında işleyen eğlenceli olaylar çıkıyor.

New York’lu bir fotoğrafçı olan Leon Kaufman (Bradley Cooper), sanat galerisi sahibi olan Susan Hoff (Brooke Shields)’in etkisiyle daha dişli hale gelmektedir Bu sırada bir seri katille yolları kesişen Leon, insanlığın karanlık tarafına şahit olmaya başlayacaktır...Geceleri metrolarda seri cinayetler işleyen Mahogany (Vinnie Jones), kurbanlarını korkunç şekilde parçalara ayırır. Leon’un Mahogany’yle olan ilgisi, kız arkadaşının tüm korkularına rağmen onu metroların içine ve şeytanın ta kendisine doğru çeker; Maya da onla berbaer bu karanlığa sürüklenip gidecektir.

Hayatın anlamını özgürlükte arayan kültür eleştirmeni David Kepesh (Kingsley), cinsel arzularını cezbeden iyi huylu öğrencisi Consuela Castillo (Cruz) tarafından trajik bir çıkmaza sürüklenir...

“Scary Movie”, “Date Movie”, “Epic Movie” ve “Meet the Spartans”ın arkasındaki ekip, bu kez “Disaster Movie - Acaip Bi Film” ile bu kez felaket filmleriyle dalgalarını geçiyorlar.
“Disaster Movie - Acaip Bi Film”de, bilinen her türlü doğal felaketin -göktaşları, kasırgalar, depremler- yaşandığı bir gecede hayatta kalmaya çabalayan 20’li yaşlardaki bir grup gencin başına gelenler anlatılır. Kentteki felaketler birbirini izlerken bu büyük yıkımı durdurabilmek için bir dizi gizemli olayı çözmek zorunda kalırlar.

New York’ta DEA ajanı olan Max Payne hayatta herşeye sahiptir; çok iyi bir iş, mükkemmel bir eş ve güzel bir kız çocuk. İçinde olduğu bu Amerikan rüyası kısa zamanda bir kabusa dönüşür. Bir gün eve döndüğünde eşi ve bebeğini vahşice öldürülmüş halde bulur. Kendi başına bu cinayetin izlerinin peşine düşer ve fakat NYPD onu çeteler, acımasız işbirlikleri ve şehrin gördüğü en şiddetli fırtınanın arasına çeker. Kaybedecek hiçbirşeyi olmayan, dürüst ve metanetli bir adam olan Max, ailesini duyuğu sonsuz sevgiyle de beraber bu cinayetleri ve şehirdeki pislikleri çözmek için biçilmiş kaftandır. Yeraltı hayatının karanlığıyla uğraşırken, başka dünyalardan düşmanlar da onu karanlığa itecektir.Özlemle beklediği intikamın vakti gelmiştir!

Azılı suçlularla tıkabasa dolu bir hapishanenin yöneticileri, cezaevindeki mahkumları birbirleriyle dövüşmeye zorlayarak, bol miktarda para kazanabilecekleri, tüyler ürpertici bir çeşit gladyatör oyunu düzenlemeye karar verirler. Adrenalin yüklü, şiddet arzusuyla yanıp tutuşan mahkumlarsa bir arenaya çıkıp birbirleriyle ölesiye mücadele etmeye dünden hazırdırlar.
Üç şampiyonluk kazanmış otomobil yarışçısı Jensen Ames (Jason Statham), vahşi koşulların hüküm sürdüğü bu dünyada hayatta kalmayı başarma konusunda bir uzman olup çıkmıştır. Eski bir dolandırıcı olan Ames, tam hayatını düzene koyduğunu düşündüğü bir anda işlemediği bir cinayet yüzünden hapse atılmıştır.
Öldürülmesi imkansız olarak kabul edilen mistik sürücü Frankenstein maskesini giymek zorunda bırakılan Ames’ın önüne, Cezaevi’nin despot yöneticisi (Joan Allen) tarafından iki seçenek konulur: Gladyatör oyununa katılırsa özgürlüğüne kavuşabilecek, katılmazsa hücreye kapatılıp orada çürümeye terk edilecektir.
Yüzü metalik bir maskeyle kapatılan Ames üç gün boyunca devam edecek son derece zorlu bir ölüm yarışında hayatta kalmaya çalışır. Bu sürede özgürlüğüne kavuşabilmek için dünyanın en acımasız mahkumlarına karşı ölümüne mücadele etmek zorundadır. Makineli tüfekler, alev makineleri ve el bombası mancınıklarıyla donatılmış bir otomobil kullanan bu çaresiz adam, dünyanın en vahşi sporunu kazanabilmek için önüne çıkan her engeli ve her kişiyi yok etmek zorundadır.

Adrienne çevresini saran çatışmalar üzerinde düşünebilmeye çok ihtiyaç duyduğu için, Rodanthe’de sükunet bulmaya gelir. Genç kadının sıkıntılarının kaynağı eve dönmesi için direten kocası, ve verdiği her karardan nefret eden kızıdır. Adrienne’in Rodanthe’ye varışından çok kısa bir süre sonra, büyük bir fırtınanın yaklaşmakta olduğu bildirilir. O sırada Dr. Paul Flanner da (Richard Gere) kasabaya gelir. Motelin tek konuğu olan Flanner bir haftasonu kaçışı için orada değildir. Onun amacı kendi vicdan hesaplaşmasını yapmaktır. Şimdi fırtına da yaklaşırken, bu ikili huzuru birbirlerinde ararlar. Bu büyülü haftasonu Adrienne ile Paul’un hayatlarının kalanına yansıyacak, hayatlarını değiştirecek bir aşkı beraberinde getirir.

Vergi problemleri ve kızının velâyet davası ile mücadele ederken, aksiyon filmlerinin yıldızı Jean Claude Van Damme huzuru ve sükûneti bulmak için doğduğu ülkeye geri dönecektir.

Popüler TESTERE / SAW serisinin beşinci bölümünde kriminal uzman Hoffman (Mandylor) Jigsaw efsanesini yaşatacak hayatta kalan son kişidir. Ancak tehdit sözkonusu olduğunda sırrının açığa çıkmaması için herşeyi göze alarak tüm tehlikleri ortadan kaldırmak zorundadır.

Fanatik bir Fenerbahçe taraftarı olan Uğur, bir ilaç mümessilidir. Gündelik hayatında gayet sakin bir kişiliği varken söz konusu futbol olduğunda bambaşka bir adam olmaktadır. Kazanma arzusu ve totemler onu diğer fanatiklerden ayıran en büyük özelliğidir. Annesi ve kız kardeşiyle birlikte yaşayan Uğur, annesinin evlenme baskısından sıkılmıştır. Söz konusu evlilik olduğunda Pınar da aynı baskıyı annesinden görmektedir. Trafik kazası sonucu tesadüfen Pınar ile Uğur tanışırlar. Bu tanışma hem Uğur’un ve hem de Pınar’ın hayatında köklü değişikliklere neden olacaktır.

Filmde Lina ve Doon adlı iki çocuğun öyküsü anlatılır. Onlar, gökyüzünün her zaman karanlık olduğu, güneşin doğmadığı Ember kentinde yaşarlar. Bu yüzden kentteki sokak lambaları ve evlerdeki ışıklar sürekli yanmaktadır. Ember kentinin enerji kaynaklarının tükenmeye başlamasıyla birlikte lambalar da titreşerek sönmeye yüz tutar. Bunun üzerine iki kardeş, Ember kentinin kuruluşundan beri var olan gizemi çözmek ve insanlara gün ışığını sağlamak için çareler aramaya başlarlar.

Küçük zaafların büyük yalanlara dönüşerek parçaladığı bir ailenin gerçeği örtbas ederek her şeye rağmen bir arada kalma çabası. Altından kalkamayacağı acılara ya da sorumluluklara maruz kalmamak adınagerçeği bilmek istememek, onu görmemek, duymamak, hakkında konuşmamak ya da günümüz tabiriyle “Üç Maymun”u oynamak, onun varolduğu gerçeğini ortadan kaldırır mı?

Evli ve iki çocuk sahibi olan Emma ile Antonio, bir yıl önce ayrılmışlardır. Antonio, beraber yaşamış oldukları evde artık tek başına oturmaktadır. Emma ise, çocuklarını da alarak annesinin yanına yerleşmiştir. Bir akşam, Antonio’nun dairesinden silah sesleri duyulur. Komşular tarafından çağırılan polisler kapıyı kırarak daireye girmeye hazırlanırken; Mükemmel Bir Gün, o ana kadar geçen son 24 saati anlatır bizlere.

Jin, gece gördüğü kabusta bir trafik kazasına tanık olmuştur. Uyandıktan hemen sonra kabusta gördüğü mekana giden Jin, burada kısa bir süre önce gerçekten de bir kazanın olduğunu öğrenir. Jin, polisi olayın şüphelisinin evine kadar izler. Şüpheli Ran suçlamaları reddetmekte ve bütün gece uykuda olduğunu iddia etmektedir. Polis Ran’ın ifadesini ciddiye almaz ve onu tutuklar. Jin, ikisi arasında açıklanamaz bir bağ olduğuna ikna olmuştur. Ran, uykusunda Jin’in rüyalarında gördüklerini gerçekleştirmektedir.

Joe (Nicolas Cage), Surat adlı acımasız suç patronunun dört düşmanını öldürmek üzere Tayland’ın başkenti Bangkok’a iner. Bu ülkeyi hiç tanımadığı için kendisine yardım etmesi ve yol göstermesi için Kong (Shahkrit Yamnarm) adlı bir dolandırıcıyla anlaşma yapar. İşini tamamladıktan sonra onu da öldürüp bütün izleri yok etmeyi planlamaktadır.
İşin tuhafı, tam bir yalnız kurt olan Joe kendisini bu genç adama akıl hocalığı yaparken bulacak, bu arada yerel bir dükkanda çalışan sağır ve dilsiz bir kıza adım adım aşık olacaktır. Bangkok kentinin sarhoş edici güzelliklerinde ilerlemeye çalışan Joe kendi varoluşunu sorgulamaya başlar. Surat’ın katliam zamanının geldiğini düşündüğü sırada Joe artık değişmiş, bambaşka birisi olmuştur.

On sekizinci yüzyıl sonlarında geçen filmde, dönemin en güzel ve karizmatik kadınlarından olan Düşes Georgiana Cavendish (Keira Knightley) yaşadığı aşk, müsrifliği ve politikaya el atması sonucunda itibarını kaybeder.
Devonshire Dükü ile evli olmasına rağmen Earl Grey ile yasak aşk yaşaması, en iyi arkadaşı Leydi Bess Foster, kocası ve kendisi arasında karmaşık bir ilişkiye dönüşür.

10 Kasım 2008, Atatürk’ün ölümünün 70. yıldönümü. Türkiye 70 yılda Ata’sı için dört başı mamur bir film yapamadı. Yapılan belgeseller, Türkiye ölçeğiyle sınırlı, belli bir dönemle kısıtlı ve resmi bir dilde tutsak kaldı. Selânik’ten Dolmabahçe’ye kadar hayatını başından sonuna mercek altına alan, onu şablonlardan uzak olarak askeri, siyasi, insani boyutlarıyla anlatan bir filmin eksikliği hep hissedildi. Mustafa, işte bu ihtiyaca cevaben hazırlandı.

Bütün hayatını bir mucize bekleyerek geçiren Fikri Şemsigil, sonunda bu mucizeyi yaşar ve ‘Güneşin Oğlu’ olduğunu öğrenir. Fakat yaşadığı mucize, düşündüğünün aksine Fikri Bey’in hayatını alt üst eder. Fikri Bey’in ruhu artık, çevresindeki insanların bedenlerine girip çıkmaktadır. Ve sonunda Fikri Bey, bu kez, yıllarca beklediği mucizeden kurtulmak için, gerçeklerin peşine düşmek zorunda olduğunu anlar. Olaylar çığırından çıkmıştır. Peki, karşı apartmandaki komşusu dünyalar güzeli kız ne olacaktır?

Sevdiği kadın Vesper tarafından ihanete uğrayan 007, içinden gelen dürtüye karşı koyarak son görevini kişiselleştirmemeye çalışır. Kararlılıkla doğruyu ortaya çıkarmaya çalışırken Bond ve M , Mr White’ı sorguya çekerek, Vesper’a şantaj yapan, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar karmaşık ve tehlikeli bir şebekeyi ortaya çıkarırlar.
Adli bilgiler Mi6 ’ya ihanet eden bir kişi ve Haiti’de bir banka hesabı arasında bir ilişkiyi ortaya koyar ve başkasıyla karışan kimliği, Bond’un burada kendi kan davası için çalışan güzel fakat alıngan kadın Camille ile tanışmasını sağlar. Camille, Bond’u doğruca gizemli bir organizasyonun başındaki nereden geldiği belirsiz iş adamı Dominic Greene’e götürür.
Görevi nedeniyle Avusturya, İtalya ve Güney Amerika’ya giden Bond, Greene’in dünyanın en önemli doğal kaynaklarından birinin tüm kontrolünü ele geçirmek için sürgündeki General Medrano ile anlaşma yaptığını öne sürerek komplo düzenlediğini ortaya çıkarır. Greene, organizasyondaki ortaklarını, CIA ve İngiliz hükümetindeki güçlü kontaklarını kullanarak, General’e görünürde verimsiz olan bir bölgeyi almak karşılığında Latin Amerika’daki rejimi yıkacağına ve kontrolü ona vereceğine dair söz verir.
İhanet ve yalan ortamında Bond gerçeği ortaya çıkarmak için eski dostları ile güçlerini birleştirir. 007, Vesper’ın ihanetinden sorumlu olan kişiyi bulmaya yaklaştıkça Greene’nin tehditkar planını ortaya çıkarmak ve organizasyonunu durdurmak için, CIA’in, teröristlerin ve hatta M’in bir adım önünde olmak zorundadır.

Filmde, ülkenin askeri cunta ile yönetildiği bir dönemde hapse atılan savcı Yusuf

Türkiye’nin bağımsızlığı için binlerce insanın şehit düştüğü, genç-yaşlı, kadın-erkek demeden düşmana karşı tek vücut direndiği Kurtuluş Savaşı’nın son tanıkları, Gazi Ömer Küyük, Gazi Yakup Satar ve Gazi Veysel Turan’ın günlük yaşamları ve savaş yıllarına dair anıları SON BULUŞMA’da gözler önüne seriliyor. Çorumlu Gazi Ömer Dede, önce Anıtkabir’i ardından son kalan diğer iki gazi, Yakup Satar ve Veysel Turan’ı ziyaret ediyor, savaş yıllarına dair anılarını paylaşıp birbirleriyle helalleşiyorlar. Tarihe tanıklıklarını kendi ağızlarından dinlediğimiz bu üç kahraman gazi, gerçek sinema türündeki belgesel yapım ile ölümsüzleşiyor.

İsmi belli olmayan Şikago yakınlarındaki bir orta batı kasabasında yaşayan Taylor ailesinin dramatik hikâyesi... Bir üniversite profesörü ve yazar olan baba Charles (Willem Dafoe) duygusal açıdan kaba ve dominant karakterlidir. Mükemmel bir anne olan Lisa (Julia Roberts) ve ergenliğe yeni giren oğlu Michael (Cayden Boyd). Lisa’nın somurtkan ve küskün kız kardeşi Jane (Hayden Panettierre) bir yazlığına aileye katılır ve Michael ile arkadaş olur.
Hikâyemiz bundan 22 yıl sonrasına taşınır. Ve Lisa’nın geç kalmış üniversite mezuniyetinin kutlamaları ile karşı karşıya geliriz. Michael (Ryan Reynolds) artık ünlü bir yazar olmuştur… Hikâyemizin başında annesinin karnında olan kızkardeşi Ryne (Shannon Lucio), ise hukuk fakültesine gitmektedir. Jane (Emily Watson) ve kocası Jimmy Lawrence (George Newbern) Taylor’ların eski evinde yaşamaktadır...

Cemal, üniversite sınavını kazanarak, küçük taşra kasabasından İstanbul’a gelir. Büyük şehrin kalabalığı içindeki yalnızlığı, sistem karşıtı devrimci bir grup ile tanışmasıyla sonra erer. Grubun öncülerinden Helin ile yaşadığı çatışma, kimliğini keşfetmesi için de bir başlangıç olur. Benzer bir süreci yaşayan Rojda ve Orhan da zamanla değişip grubun aktif birer üyesi olurlar. Henüz on sekiz - on dokuz yaşlarında olan bu gençler, koca bir dünyayı değiştirmenin hayalleri ile yaşamaya başlarlar. ‘Devrim’ fikri içlerindeki genç ve dinamik enerji ile birleşerek eyleme dönüşür. Bu proje; Cemal, Rojda ve Orhan’ın geçirdikleri hızlı değişim sürecini ve öğrenci grubunun başından geçen olayları anlatır.

Lise son sınıf öğrencisi olan Troy ile Gabriella üniversite hayalleri kurmaktadır. Ancak üniversiteyi farklı kentlerde okuyacakları için aşklarının geleceği tehlikeye düşer. Birbirlerinden ayrılacak olmaları gerçeği ile yüz yüze kalırlar. Kendi deneyimlerini, gelecek umutları ve endişelerini yansıtan seçkin bir müzikal sahneye koyarlar.

Genç bir TV muhabiri olan Angela ile haber kameramanı Pablo, itfaiyecileri konu edinen bir program hazırlamaktadırlar. Oldukça sıkıcı geçen program bir telefonun gelmesiyle hareketlilik kazanır. Yaşlı bir kadının geçirdiği ev kazası ile ilgili gelen bu ihbar üzerine Angela ve Pablo itfaiyecilerin peşine takılır. Kadının evine varan ekip, evin içinden korkunç çığlıklar duyarlar. Bundan sonrası hafızalardan çıkmayacak bir kabustur.

Türkiye’de daha önce çekilen bir filmin setinde tanışan Iraklı Kürt Hama Ali ile Türk oyuncu Ayça arasında bir aşk başlamıştır... Film çekimleri bitmiş, Hama Ali Irak’a Ayça ise İstanbul da ki rutin yaşamına geri dönmüştür…
Öykü savaşa iki ay kala başlar. Artık Hama Ali Irak’ta, Ayça ise İstanbul’da dır. Ayça ile Hama Ali arasındaki telefon bağlantısı sağlıklı yürümemektedir. Hama Ali belli aralıklarla her seferinde başka bir yöntemle Kuzey Irak’tan amatör kamera ile çektiği görüntülü mesajları Ayça’ya göndermektedir. Ayça onun için kaygılanmaktadır...
Savaşın başlamasıyla beraber Ayça ile Hama Ali arasındaki iletişim tamamen kesilir. Ayça ona ulaşmak için önce telefon trafiği ile (Konsolosluklar-Dışişleri bakanlığı) sonrasında ise her şeyi göze alarak Irak’a gitmeye karar verir...
Bu dönemde ailesiyle, tiyatro çevresiyle ve kendisiyle mücadele etmek zorunda kalır…
Savaş Irak’ta bir kaosa ve yıkıma yol açmıştır. Savaş başlamadan önce müttefiklerin müdahalesinden yana olan Hama Ali için yaşananlar hiçte beklediği şeyler değildir. Herkes Irak’tan kaçmaya çalışırken Ayça’nın Hama Ali’ye ulaşma çabası adeta tersine bir yolculuğa dönüşür.
Ayça doğup büyüdüğü kenti şimdi başka türlü görmeye başlar; K.Irak’lı göçmen sanatçılar, Avrupa’ya gitmek için İstanbul’u mesken tutan mülteciler, kaçakçılar. Kentin gündelik yaşamında fark edilmeyen insanlar; yalnız yaşayan iki yaşlı komşu, Avangard bir tiyatro grubu ve çoğu kez yanımızdan teğet geçen fark edemediğimiz insanlar.
Öyle bir an gelir ki Ayça İstanbul’da daha fazla durmanın anlamsız olduğunu farkeder. Ya şimdi gidecektir ya da ömrünce bu pişmanlıkla “yalnız” yaşamına devam edecektir.
İstanbul’dan önce Diyarbakır’a oradan da Habur sınır kapısına gider. Savaş nedeniyle kapalı olan sınırda uzun Tır kuyrukları ve içeride kalan yakınlarından haber alamayan kadınlarla karşılaşır.
Bu arada Hama Ali bir savaş muhabirinin telefonuyla Ayça’ya ulaşır. Ayça’nın kesin kararlı olduğunu anlayan Hama Ali, Irak’ta değil de daha güvenli bulduğu için İran’da bir sınır kasabasında onunla buluşmaya razı olur.
Turist olduğuna kimseyi inandıramayan Ayça zorlu bir yolculuktan sonra İran’da ki sınır kasabasına ulaşır. Acaba savaş bu iki sevgilinin buluşmasına izin verecek midir?

Film, 1888 yılında başak tarlasında koşan ve sonra Atatürk olduğu anlaşılan çocuğun bir ağaca tırmanıp , kafesteki bülbülü alırken kafasının üzerine düşmesiyle başlıyor. Ardından filmin kararması ile 2007 yılına geliniyor. Filmde Atatürk’ün hiç lider olmaması, Kurtuluş Savaşı’nın yapılmamasıyla cumhuriyet değil Osmanlı Cumhuriyeti’nin günümüze uyarlanmış devamı anlatılıyor. Türkiye Cumhuriyeti yerine Osmanlı Cumhuriyeti’nin devam etmesi, ülkede yabancıların toprakları paylaşması, Ankara’nın başkent olmaması, padişahın olması, hükümetin AB yanlısı olması, tabelaların, plakaların hem Türkçe, hem Arapça olması, padişahın sürgüne gönderilmesi, padişahın kaftanının altında takım elbise olması gibi trajikomik hikayeler ve ayrıntılar yer alacak. Filmin ikinci yarısında ise Atatürk’ün var olduğu bir Cumhuriyet anlatılıyor.

New York hayvanat bahçesi sakinleri Aslan Alex, Zürafa Melman, Zebra Marty ve Hipopotam/ Suaygırı Gloria’nın maceraları “Madagascar 2” de ilk filmin sonunda kaldığı yerden devam ediyor. İlk filmde kahramanlarımız New York’tan Madagascar Adası’na gelmişti. “Madagascar 2” ise kahramanlarımızın Afrika macerasını konu alıyor.

Alkolik olduğu gerekçesiyle CIA’deki işinden kovulan emekli ajan Ozzie Cox, intikam almak için bildiği gizli bilgileri bir cd.ye kaydeder. Cox’un boşanmanın eşiğinde olduğu eşi Katie, cd.yi çalar ve gittiği spor salonunda unutur. Salonda çalıştırıcı olan Chad ve aynı yerde yönetici olarak çalışan Linda, Chad’in tesadüfen bulduğu cd ile Cox’a şantaj yapmaya başlarlar. İşin içine bir de Katie’nin birlikte olduğu federal ajan Harry girince olaylar daha karmaşık bir hâl alır.

Cezaevinden çıkan Muro ile Çeto, devrimi köyden başlatmak üzere memleketlerine dönerler. İlk planları evlenip yuva kurmak, örnek birer devrimci olmaktır. Oysa köyde onları bir sürpriz beklemektedir. Muhtar, Muro ile Çeto’yu hapisteyken iki Rus kadınla evlendirmiştir. Muro ile Çeto’nun devrim ütopyasını gerçekleştirmeleri için; kadınları bulup boşanmaları gerekmektedir. Bunun için İstanbul’a dönen Muro ile Çeto’nun başına gelmeyen kalmaz. Çözümlemesini asla yapamayacakları bir örgütle karşı karşıya kalırlar.

Yusuf, batık gemilerin enkazını çıkartıp satan bir denizcilik firmasında çalışmaktadır. Karısı Meryem ise öğretmen ve iki aylık hamiledir. Karı koca, bir batık gemi projesi için çıktıkları kısa yolculuğun, bir karabasana dönüşeceğinden habersizdirler. Aynı saatlerde, karısının başka bir adamla kaçtığını öğrenen ve yardım istemek için tek dostu Niko’yu arayan Adem ise cinnetin eşiğindedir. Güneş batar, gök yarılır ve kader ortaklarını bir araya getirir.

O, ABD istihbaratının yeryüzündeki en iyi adamı, yakınındaki kimsenin hayatta kalamadığı, tehlikeli bölgelerde görev yapan bir ajandır. Roger Ferris (Leonardo DiCaprio) son gizli görevinde ifşa olan sahte kimliğinden başka kimliği olmayan, hayatını güvenli telefon hattının diğer ucundaki duygudan yoksun sese emanet etmiş biridir.
CIA’in kıdemli elemanı Ed Hoffman (Russell Crowe) lüks bir semtteki evinin oturma odasındaki dizüstü bilgisayarından, başının üzerinden geçen mermilerden korunmak için siper aldığı sırada dahi Ferris’in hareketlerini dikte ederek savaş yönetmektedir. Ortaya yeni çıkmış bir terörist lider, dünyanın en iyi istihbarat örgütlerini atlatarak dünya çapında bir bombalama kampanyası başlatmıştır. Onu kandırabilmek için, Ferris’in yeraltı finans örgütleri ve umutsuz şehitler arasına sızması, bunu yaparken de Ürdün Özel Operasyonlar Birliği’yle eğreti bir işbirliğine girmesi gerekecektir. Görevi onu Irak, Ürdün, Washington ve Dubai arasında getirip götürecektir. Ama Ferris, hedefine yaklaştıkça, kendini aynalarla dolu bir koridorda gibi hissedecektir çünkü müttefikler ancak son aldatmacalarında olduğu kadar iyidirler, ve güven, tüm taktiklerin en tehlikelisidir.

Film, yaşlı ablası Nebahat ile birlikte yaşayan, zamanını kumarda para kaybederek geçiren Burhan’ın trajikomik hikâyesini anlatıyor. Bir sürü sahte kimliğin kol gezdiği, dolandırılan dolandırıcıların bir ipte cambazlık yapmaya kalktığı bir atmosferde geçiyor. Tam bir maskeli baloyu andıran bu ortamda filmin kahramanları “şeytana pabucunu ters giydirmeye” çalışıyorlar.

Bolt adlı köpek, çıktığı televizyon şovunda çeşitli görsel efektlerle yaratılan ve ekrana yansıtılan süper güçlerinin gerçek olduğuna ve bunları kendisinin gerçekleştirdiğine inanmaktadır. Daha da ünlü olma hırsına kapılarak soluğu New York’ta alır ve aslında dişi bir kedi olan Bay Mittens ile tanışır. Yeni dostları arasında ayrıca Rhino adlı bir hamster de vardır. Filmin ikinci yarısında sahip olduğunu zannettiği güçlere aslında hiç sahip olmadığını keşfeder.

Film, 2. Dünya Savaşı öncesinde, kendisine kocasından bir sığır çiftliği miras kalan ve bunun için kuzey Avustralya’ya giden İngiliz aristokratı Lady Sarah Ashley çevresinde gelişiyor. İngiliz sığır baronları, arsasını almak isteyince; kaba sığır sürücüsü ile kerhen de olsa çalışmak zorunda kalır. Çünkü 2000 baş sığırı sadece birkaç ay önce Pearl Harbor baskınının yapıldığı topraklardan yüzlerce mil geçirmek için ona ihtiyacı vardır. Yolculuk sürecinde adama aşık olur. Ayrıca Avustralya’ya da hayran kalır ve kendisi için yeni bir hayatın başladığının farkına varır.

Frank, Marsilya’daki Ukrayna Çevre Koruma Ajansı Başkanı Leonid’in kaçırılan kızı Valentina’yı Karadeniz kıyısındaki Odessa’ya götürmekle yükümlüdür. Frank, yolculuk sırasında bir yandan bu işi alması için baskı yapan insanlarla uğraşırken bir yandan da Vasilev tarafından gönderilen ajanlarla başa çıkmak zorundadır. Yolculuk sırasında Frank ile Valentina birbirlerine aşık olurlar.

Genç terapist Claire Summers (Anne Hathaway), hocası (Andre Braugher) tarafından korkunç bir uçak kazasından sağ kurtulan beş yolcuya danışmanlık yapmakla görevlendirilir. Böyle güç bir görev alan Claire’in yaşadığı zorluklar, yardım elini reddeden ve kazayı bahane ederek ona açık açık kur yapan Eric (Patrick Wilson) ile karşılaşınca kat be kat artar. Claire Eric’le arasında mesleğinin gerektirdiği mesafeyi korumaya çabalarken, diğer hastalar kazaya dair –ve havayolları şirketinin resmi açıklamalarıyla çelişen— ayrıntıları anımsamak için mücadele vermektedirler. Havada gerçekleşen olası bir patlamayla ilgili anıları su yüzüne çıktığında, yolcular gizemli bir şekilde ortadan kaybolmaya; Claire de bu olayda havayollarının parmağı olduğundan şüphelenmeye başlar. Gerçeği açığa çıkarmaya kararlı olan Claire’in git gide içine çekildiği komplo ve Eric’le giderek derinleşen ilişkisi, kaderin şiddetli bir oyunuyla birbirine karışacaktır.

23. yüzyılda geçen hikayede Rea, NecroMutants adlı yaratıklara karşı mücadele eden ordu görevlisini oynarken, Perlman da yine mutantlara karşı mücadele eden dini grubun liderini canlandıracak. Malkovich ise dünyayı yöneten dev şirketlerin oluşturduğu konseyin başkanı rolünde.

Bir kasaba şerifi, oğlu ve kovaladıkları suçlular... Bu heyecanlı takip, ölüm ve yaşam arasında gizemli bir dünyada sıkışıp kalmaları ile yarım kalır... Çünkü insani tüm farklılıklarını bir tarafa bırakıp doğaüstü bir ölüm makinasına karşı güçlerini birleştirip birlikte mücadele vermeleri gerekecektir...
Bir kumarhane soygununa karışan üç kaçak benzin almak üzere Ölüm Vadisi’nde Six Corners Cafe’de mola verirler. Ancak kahvaltı yapmak için duran hiç ummadıkları kişilerle karşılaşırlar. Silahlar ateşlenir...Ve gaz istasyonu bir anda alev alıp patlar. Alevler tüm istasyonu sarar...Ancak hiç beklenmedik bir gelişme yaşanır... Civardaki herkes yok olmuştur...Sadece altı kişi hayattadır. Şerif, polis olan oğlu, iki suçlu, bir bayan doktor ve genç garson kız...Hayatta kalanların seçilmiş bir kombinasyonu... İyi, Kötü ve Kurnaz...
Çağrılan itfaiye hiçbir şekilde olay yerine gelemez. Otoyol sanki terkedilmiş gibidir. Telefonlar çalışmamaktadır ve araçlar çıkan yangında kullanılmaz hale gelmiştir... Yardım çağrılarına ise hiç kimse cevap vermemektedir. Çölde sıkışıp kalmışlardır... Hiçkimse hayatta değildir... Onlar için artık gerçek budur...
Bu yeni gerçeklik karşısında, başlarda hiçbir şey değişmez.... Hala iyi adamlar kötü adamları yakalamak zorundadır... Ya da öyle sanılır... Ancak hiçbir şekilde birbirlerine zarar veremediklerini farkedince, gizem gittikçe derinleşir... Çıkan başka bir silahlı çatışmada ölümcül yaralar almalarına rağmen herkes yaşamaktadır...Vücutlarındaki tüm kan çekilsede, tüm kemiklerini kırsalarda, hatta hatta kol ve bacaklarını da kaybetseler hiçbir şey hissetmemektedirler... Gerçekte kalp atışları bile neredeyse durmuştur... Bilimin geleneksel kurallarının bulunmadığı bir evrendir bu...
Hayatta kalanlar, arada bir evrende sıkışıp kaldıklarının farkına varırlar... Gece ve gündüz; yaşam ve ölüm arasında doğaüstü bir evren... Ve üstelik yalnız da değillerdir... Korkunç bir şekilde sakatlanmış gizemli ölüler... Etrafına mide bulandırıcı kesif çürük kokusu yayan bir şeytandan uzak durmaları için onları uyarmaktadır...
Bir başka güne uyanabilmeleri için hayatta kalanlar biraraya gelmeli, güçlerini birleştirmeli, tüm farklılıklarını bir kenera bırakmalı, sahip oldukları tüm yetenekleri göstererek, bu korkunç ölüm makinesi ve ruh kolleksiyoncusuna -REEKER- karşı koymak zorundadırlar...

Karakteri, güçlü iradesi, sıradışı fikirleri ve enerjisiyle halkın güvenini kazanmış bir devlet adamı olan Vali Recep Yazıcıoğlu’nun, en son görev yaptığı Denizli ilinde başından geçen ilginç olayların anlatıldığı filmde; ucu uluslararası örgütlere ve gizli servislere dayanan esrarengiz olaylar beyazperdeye yansıyacak.

Beş milyar dolarlık uzay mekiği kara delikte kaybolunca, uzaya giden ilk maymunun torunu olan Ham III, uzaya derinliklerine gidip mekiği bulmak üzere bir teklif alır. Ama Ham fazlasıyla özgür ruhludur ve sirkte bir şov maymunu olarak çalışmaktan memnundur. Sonunda iki maymunla birlikte görevi kabul eden Ham, uzayın derinlerine yaptığı yolculukta kendisini inanılmaz bir maceranın içinde bulur ve galaksinin en acımasız diktatörüne karşı savaş vermek zorunda kalır.
Ham, uzaya giden dedesinin aksine rahat bir maymun olarak yaşamak istemektedir ve dedesinin izinden gitmek yerine bir sirk maymunu olarak çalışmaktadır. Fakat Uzay Birimi ona reddedemeyeceği bir teklif sunar. İleri teknolojiyle donatılmış bir uzay aracı kara delik tarafından yutulmuş ve uzayın derinliklerinde bir gezegene düşmüştür. Ham uzay aracını kurtarmak için, uzaya gitmek için yıllardır eğitim alan iki uzay maymunla bir takım oluşturur.
Ham, zamanını ekibin komutanı olan Titan ve dişi uzay maymunu Luna’yla geçirmeye başlar. Sirkte edindiği deneyim ve akrobatik olması ona, uzaya hazırlanma programında çok yardımcı olur fakat rahat karakteri diğer uzay maymunları arasında rahatsızlığa neden olur.
Fırlatmada birkaç sorunla karşılaşırlar. Uzayın derinliklerindeki karanlık gezegen Malgor’a geldiklerinde ise, Titan gezegenin diktatör kralı Zartog tarafından rehin alınır. Zartgof uzaydan gezegenine düşmüş araçla herkesi kendisine köle yapmış ve dev bir inşaat başlatmıştır. Ham ve Luna Titan’I ararken karşılaştıkları Kilowatt’a yardım edip arkadaşlarını kurtarmaya çalışırlar.
Titan’ı heykele çevirip yakında bitecek sarayının girişine bir zafer simgesi olarak koymak isteyen Zartog’a karşı hızla harekete geçen ikili, gezegende yaşayanların da yardımıyla hem arkadaşlarını ve uzay mekiğini kurtarmaya çalışacak, hem de gezegeni bu zalim kralın elinden almaya çalışacaklardır.

Amerikalı Vicky ve Cristina İspanya’da bir yaz geçirirler ve gösterişli sanatçı (Javier Bardem) ve onun güzel fakat dengesiz eski eşi (Penélope Cruz) ile tanışırlar. Vicky (Rebecca Hall) evlenmek üzere olan muhafazakar bir kadındır. Cristina (Scarlett Johansson) ise cinsel serüvenlere açık özgür ruhlu bir kadındır. Kaderleri kesişen üç insan arasında doğan aşk ilişkisi kaotik sonuçlar doğuracaktır.

Fakir bir liseli öğrenciyi canlandıran Mehmet Aslan ile zengin kolej öğrencisini canlandıran Sinem Kobal’ın aşkı, çatışmayı körükleyen nedenlerin başında geliyor. Tarafların karşılıklı güç gösterisi, devlet okuluna atanan bir matematik hocasının öğrencilere aşıladığı umut sayesinde yürekli olanın kazanacağı bir oyuna dönüşüyor...

Kadri ve Cem birbirinden vazgeçemeyen iki yakın dosttur. Cem yaşadığı ve hayal kırıklığıyla sonuçlanan büyük aşkından bunalıma girmiş ve onu hayata döndürmek yine Kadri’ye düşmüştür. Cem’in kadim dostu, başına her belayı açan, alışveriş merkezlerinde palyaçoluk yapan Kadri, onu içine düştüğü bu bunalımdan kurtarmayı kendine bir borç bilir ve arkadaşını aldığı gibi, kendine gelmesi için ayarladığı Antalya’nın en güzel oteli Dionysos Oteli’ne götürür.
Kadri, arkadaşının bu zamanında ona her şekilde destek olmayı sürdürmeye çalışırken, Cem’in eski sevgilisi Betül de, yeni edindiği sevgilisi Hakan ile aynı tatil köyüne gelirler. Bir dizi sürprizlerle karşılaşan Kadri ve Cem, kendilerini hiç tahmin etmedikleri birbirinden komik olayların içinde bulur.
Yüreğinin götürdüğü yerde, karanlıklar içinde kalan Cem, Kadri’nin götürdüğü yerde mutluluğu bulabilecek midir?

Filmde Jim Carrey, kendi kendine yardım programına yazılan Carl Allen adlı bir adamı canlandırıyor. Söz konusu program tek ve basit bir ilkeye dayanmaktadır: Her şeye “evet” demek. İlk başta, evet gücünü açığa çıkarmak Carl’ın hayatını inanılmaz ve beklenmedik biçimlerde değiştirir, ama çok geçmeden anlar ki hayatını sonsuz olasılıklara açmanın bazı olumsuzlukları da olabilmektedir.

On yedi yaşındaki Isabella Swan babası Charlie ile birlikte yaşamak üzere küçük bir kasaba olan Forks, Washington’a taşınır. Burada yüz sekiz yaşında bir vampir olup, on yedi yaşında görünen gizemli sınıf arkadaşı Edward Cullen ile tanışır. Edward’ın ilk başlarda romantizmden uzak durmaya çalışmasına rağmen sonrasında birbirlerine aşık olurlar. Üç göçebe vampir James, Victoria ve Laurent geldiğinde Bella’nın hayatı tehlikeye girer ve Edward’ın ailesi Alice, Carlisle, Esme, Jasper, Emmett ve Rosalie onun hayatını çok geç olmadan kurtarmak için uğraşırlar.

Filmde dedikodular yüzünden infazına hükmedilen bir gençkızın babasıyla kurban - cellat ilişkisine dönüşen serüveni anlatılıyor.

Zayıf ve kocaman kulakları ile Despereaux, doğduğu küçük dünyası için oldukça büyük kalmaktadır. Bir kenara çekilip yaşama fikrini reddederek Pea isimli bir prensesle arkadaşlık kuran Despereaux, şövalyelerin, ejderhaların ve çekici genç kızların hikayelerinin anlatıldığı kitapları okumayı öğrenir.
Fareler dünyasından, bir fareden öte bir erkek olabilmek adına sürgün edilen Despereaux, kendisi gibi aforoz edilmiş Roscuro tarafından kurtarılır. Roscuro, bu hikayeleri duymak için can atmaktadır...

12 yaşındaki Meggie (Eliza Hope Bennett), tıpkı babası Mortimer “Mo” Folchart (Brendan Fraser) gibi bir kitap kurdudur. İkisinin, ortak bir özellikleri daha vardır: Yüksek sesle kitap okudukları zaman, kitapta yazanları canlandırığ gerçek dünyaya getirme yeteneği! Ama bu çok da tehlikeli bir yetenektir: Çünkü canlanıp kitap sayfalarından çıkan her karaktere karşılık, gerçek hayattan biri kitabın içine kaçmaktadır.
Mo ve Meggie ikinci el kitap satan bir dükkanda gezinirken, Mo bir kitabın içinden tanıdık sesler geldiğine şahit olur. Bu, Ortaçağ şatoları ve garip yaratık çizimleri ile dolu “Inkheart”tır. Mo kitabı bulduğuna inanamaz. Çünkü neredeyse 10 yıldır, Meggie’nin annesi Resa (Sienna Guillory) kitabın içine kaçtığından beri, her yerde bir zamanlar bir kopyasına sahip olduğu bu kitabı arıyordur.

Varlıklı iş adamı Nerio Winch şüpheli biçimde ölünce, yoktan var ettiği şirketinde entrikalarla dolu bir iktidar savaşı başlar. Yönetim kurulu üyeleri eski patronlarının herkesten gizlediği Largo adında bir oğlu olduğunu öğrenince şaşırırlar.
Maceraperest, isyankâr ve savaşçı bir ruha sahip Largo (Tomer Sisley), tehlikeli bir yaşam sürmektedir. Babasının öldüğünü öğrenince, bu olayı araştırmak ve şirketin kontrolünü ele geçirmek için babasının düşmanlarıyla amansız bir mücadeleye girişir.

“Kirpi”, birbirlerinden intikam almak için her yolu deneyen iki inatçı düşmanın, oldukça masum başlayan çekişmelerinin giderek çığırından çıkarak ülke çapında bir kargaşaya yol açmasını oldukça komik bir dille anlatıyor. Kirpi’nin kahramanları arasında basit bir intikammış gibi başlayan olaylar akıl almazlık dozu giderek artan misillemelerle bir çığ gibi büyüyerek çevrelerinde yaşayan herkesin başını belalara saran büyük bir hesaplaşmaya dönüşüyor…

Kaçırılan oğlunun bulunmasıyla birlikte Christine Collins’in (Angelina Jolie) duaları kabul görmüştür. Ancak anneyle oğlunun yeniden buluşmasının karmaşası arasında Christine bu çocuğun kendi çocuğu olmadığını fark edecektir. Medyanın ve yozlaşmış polis teşkilatının kendisine destek olmaktan çok köstek olmasından bunalan Christine, aradığı cevaplara ulaşmak için kendi başına adımlar atmaya başlayınca hayatını sonsuza dek değiştirecek gerçekle yüz yüze gelecektir.
Yer: Los Angeles, yıl: 1928. Bir cumartesi sabahı her zamanki gibi işine gitmeye hazırlanan Christine oğluna “hoşçakal” dedikten sonra evden çıkar. Akşam işten eve döndüğünde oğlu evde değildir. Çocuğu arama çalışmaları bir türlü sonuç vermez. Aylar sonra Christine’nin dokuz yaşındaki oğlu olduğunu iddia eden bir çocuk çıkagelir. Polislerle gazetecilerin telaşlı koşuşturmacası arasında duygu karmaşası yaşayan Christine, çıkagelen çocuğun bir gece kendisiyle birlikte evde kalmasına izin verir. Ancak kalbinin derinliklerinde bu çocuğun kendi oğlu Walter olmadığını bilmektedir.
Konunun araştırılması için yetkilileri zorlar ancak bir sonuç alamaz. Bu durum karşısında çaresiz kalan Christine, aradığı desteği aktivist rahip Briegleb’de (John Malkovich) bulur. Rahip Briegleb oğlunu bulma mücadelesinde Christine’e yardımcı olacaktır.

Lissi ve İmparator Franz muhteşem dünyalarında uhteşem bir hayat yaşamaktadırlar... Birbirlerini deliler gibi seven çiftin mutlulukları dillere destandır...Taa ki çikolata toplarıyla golf oynayan, birlikte ava çıkan masmavi bir gökyüzüne sahip o muhteşem dünyaları güzeller güzeli prenses Lissi kaçırıldığında gri bulutlarla kaplanana kadar. Kim mi kaçırır Lissi’yi?...
Karadamı Yeti... Çirkin .. Şişko... Kıllı... Ukala... Küçük hayvanların başbelası ... Şeytanla girdiği pazarlık sonucu kendi hayatını kurtarmak için bulduğu en güzel kadını şeytana götürmek zorundadır... Fakat korkusuz kral Franz güzel prensesini Yeti’ye asla yar etmeye niyetli değildir...

Dört New York polisi tuzağa düşürülerek öldürülünce, tüm teşkilat alarma geçer. Serbest dolaşan bir polis katili varken ve tüm gözler bu davaya çevrilmişken, Manhattan Polis Şefi Francis Tierney, Sr. (Jon Voight) dedektif oğlu Ray Tierney’den (Edward Norton) davayı yürütmesini ister. Ray yitirilen polislerin, ağabeyi Francis Tierney Jr. (Noah Emmerich) ve kayınbiraderi Jimmy Egan’la (Colin Farrell) omuz omuza çalıştıklarını bildiği için davayı isteksizce kabul eder.
Dava işlerin trajik ölçüde ters gittiği rutin bir uyuşturucu baskını gibi görünse de, Ray, derinlere indikçe birilerinin uyuşturucu tacirlerini polislerin gelmekte olduğuna dair uyarmış olması gerektiğini fark eder. Bunu içerden biri yapmış olmalıdır. Daha da kötüsü, ipuçları en olamayacak yöne işaret etmeye başlar: Kardeşine ve kayınbiraderine. Sorular yükseltildikçe, dava, aile üyelerini aileye sadakat ile teşkilata sadakat arasında seçim yapmaya zorlar.

Beyaz Saray’dan uzaklaşmak zorunda kaldıktan sonra Richard Nixon tam üç yıl süren derin bir sessizliğe gömülmüştür. Nixon 1977 yaz aylarına gelindiğinde bir televizyoncuyla karşılıklı oturup “teke tek” formatında yapılacak ve canlı yayınlanacak çok özel bir televizyon söyleşisi yapmayı kabul eder. Kendi ofisinde yapılacak bu söyleşide başkanlığına son veren Watergate gizli dinleme skandalıyla ilgili gelen tüm sorulara istisnasız cevap verecektir. Deneyimli Kurt politikacı Nixon, bu söyleşi için o dönemde henüz çaylak kabul edilen İngiliz sunucu David Frost’u seçerek herkesi şaşırtır. Amacı başa çıkabileceğini umduğu deneyimsiz ve çaylak gazeteciyi alt ederek Amerikalıların kalbinde kendisini temize çıkartmayı garantilemektir.
Öte yandan Frost’un ekibi de kendi patronlarının bu söyleşinin üstesinden gelebileceğinden kuşkuludurlar. Ancak kameralar çalışmaya başladığında Frost ile Nixon arasında olağanüstü bir zeka savaşı başlar. Acaba Nixon ülkenin en büyük ve en kirli politik skandalıyla ilgili sorular gelmeye başladığında kendisini temize çıkarabilecek midir? Öte yandan Frost bu büyük mücadeleden galip çıkabilecek; karşısındaki eski başkanın Watergate skandalındaki sorumluluğunu ortaya koyabilecek midir? Program sırasında her ikisi de kendi güvensizliklerini, egolarını ve itibarlarını ortaya koyarlar. Saf ve yalın gerçeği ortaya çıkartmayı bir yana bırakmış, tamamen başka alanlara kaymaya başlamışlardır.

Çocukluk çağındaki yeğenlerine uyku öncesi anlattığı müthiş masalların/fantezilerin beklenmedik şekilde tek tek gerçekleşmeye başlaması üzerine kendini inanılmaz maceraların tam ortasında bulan bir emlak girişimcisinin eğlenceli öyküsü...

1964 yılındayız. Bronx’taki St. Nicholas kilisesi… Karizmatik Rahip Flynn (Philip Seymour Hoffman), korkunun ve disiplinin gücüne yürekten inanan Rahibe Aloysius Beauvier’in (Meryl Streep) ateşli bir şekilde savunduğu katı gelenekleri yıkmak için çaba göstermektedir.
Ülkenin politik iklimindeki değişim rüzgarlarının kilise camiasını da etki altına almasıyla okula ilk kez Donald Miller adlı siyah bir öğrenci kabul edilmiştir. Geleceğe umutla bakan genç ve masum rahibe James (Amy Adams), Peder Flynn ile ilgili bir şüphesini Rahibe Aloysius ile paylaşarak Peder Flynn’ın Donald’a karşı aşırı bir yakınlık gösterdiğini anlatır. Bu iddia ve suçlama üzerine harekete geçen Rahibe Aloysius, gerçeği ortaya çıkartmak ve Peder Flynn’ı okuldan attırmak için büyük bir mücadele başlatır. Rahibe Aloysius artık Peder Flynn’a karşı müthiş bir irade savaşına kilitlenmiştir. Bu mücadelenin hem kilise hem de okul üzerinde yıkıcı sonuçlar getirmesi tehlikesi vardır.

Ozan ve Atilla köy köy gezip köy yaşantısı, yöresel yemek tarifleri gibi konuları çekerek TV programı yapan iki arkadaşlardır. Bir gün Dikili’nin gizemli bir köyüne gelirler. Orada Emine Teyze’nin esrarengiz şerbetinden içen Ozan’ın hayatı değişir. Bu değişikliğe anlam veremez. Anlamaya çalışırken ölümsüz olduğunu fark eder. Köyü terk etmek isterler ama şerbetin bir etkisi de içenlerin köyü terk edememesidir.
Şerbetten içmemiş olan Atilla arkadaşını orda bırakarak kaçıp gider. Ozan köyde yalnız başına kalır. Köyün muhtarı Hulusi Dede ona yardımcı olur, onu teselli eder. Bir süre sonra kız arkadaşı Duygu da yanına gelir. Fakat Ozan’ın ölümsüz olduğunu öğrenmesi yaşadığı olaylara anlam verememesi kafasını iyice karıştırır ve Ozan’ı terk edip, o da köyden gider.
Bir süre sonra tek ölümsüzün kendisi olmadığını, bu köydeki herkesin Emine Teyz’enin şerbetinden içmiş olduğunu fark eder. Köy muhtarı Hulusi Dede’nin rehberliğiyle bu köyde yaşamanın bir fırsat olduğunu, ölümlü kısa hayatında yapmak isteyip de zaman sınırlılığından yapamadığı her şeyi burada yapabileceğini öğrenir.
Bu köyde herkesin bir listesi vardır ve sırayla daha önceki hayatlarında yapamadıklarını burada yapmaya çalışmaktadırlar. Zaten başka çareleri de yoktur. Ozan da kendisine bir liste yapar ve Hulusi Dede’nin yardımlarıyla listesindekileri gerçekleştirmeye başlar.

DUNYA & DESIE, iki yakın arkadaşın hikâyesini anlatan bir yol filmi. Dünya, ramazan, imamlar ve Mekke sembolleriyle yetiştirilmiş Faslı bir kızdır. Desie ise, peynir, tahta nalınlar ve laleler kadar Hollandalıdır. 18. yaş gününde, Dunya ailesinin onu Faslı bir kuziniyle evlendirmek istediğini öğrenir. Fakat bu fikir ona pek de cazip gelmemektedir. Bu esnada Desie hamile kalmış ve babasıyla görüşmeye karar vermiştir. Babasının Fas’ta yaşadığını öğrenen Desie, onu bulmak üzere Dunya’yla birlikte Fas’a doğru, son derece heyecan verici ve macera dolu bir yolculuğa çıkacaktır. Ancak Fas Amsterdam değildir. Yolculuk boyunca yüz yüze kalacakları kimi olaylar onları hayatları üzerine yeniden düşünmeye ve belli kararlar almaya sevk edecektir.

Bir gece yönetmen Ari Folman barda arkadaşıyla oturmuş sohbet etmektedir. Arkadaşı, Ari’ye durmadan gördüğü bir kabustan bahseder. Kabusunda 26 tane vahşi köpekten kaçıyordur. Bu kabusun, iki adamın da Lübnan Savaşı’nda yaşadıklarıyla ilgisi olduğu kanısına varırlar. Ari, hayatının o dönemiyle ilgili pek bir şey hatırlamadığını fark edip şaşırır. Bu ilginç durum karşısında, dünyanın dört bir yanından dostlarını ve asker arkadaşlarını bulup savaşta yaşananlar hakkında konuşmaya karar verir. O dönemle ve kendisi ile ilgili gerçeği ortaya çıkarması gerekmektedir. Ari bu gizemi deştikçe, hafızası gerçeküstü resimlerle uyanmaya başlar.

Çok yakın iki arkadaş olan Liv ve Emma, çocukluklarından beri evlenip gelin olacakları o günün hayalini kurmaktadırlar. Düğün hayalleri içerisinde ikisinin de vazgeçemediği tek ayrıntı, New York’un en ünlü düğün mekanı The Plaza Hotel’de evlenmektir.
26 yaşına geldiklerinde ikisi de evlenme teklifi alır. Hayallerini gerçekleştirmek ve muratlarına ermek üzereyken evlilik danışmanlığı ofisinde yapılan bir hata sonucu aynı gün evleneceklerini öğrenirler! Hangisinin The Plaza Hotel’de evleneceği savaşı kimin kazanacağına bağlıdır. Bundan sonra, iyi olan gelin kazanacaktır!

Will Eisner’in ‘The Spirit’ adlı çizgi romanından beyazperdeye uyarlanan ve Sincity, 300 ve Elektra’nın yazarı & Sincity üçlemesinin yönetmeni Frank Miller’ın yönettiği filmde Spirit isimli maskeli ve etrafı güzel kadınlarla dolu bir varlıktır. Spirit, Central City’yi korumak için polis ile beraber, şehirdeki suçlular ve The Octopus ile mücadeleye girişir.

İskandinav ülkelerinin “Buz Devri” olarak adlandırılan “Niko: Yıldızlara Yolculuk”ta sevimli bir ren geyiği olan Niko babasının Noel Baba’nın uçan geyiklerinden biri olduğunu öğrenir ve babasını bulmak üzere yola koyulur. En büyük hayali babası gibi uçmak olan Niko, Noel Baba ve uçan geyiklerini bulmak üzere çıktığı yolda, kötü kurtlara yakalanmamak için sincap Julius ve Wilma ile maceradan maceraya koşar. Arkadaşlarıyla atıldığı maceranın sonunda acaba Niko da babası gibi göklerde uçabilecek midir?